Üniversite Eğitimi Zaman Kaybı Mı?

Yaşadığımız yüzyılı hız ve değişim çağı olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. İçinde bulunduğumuz dönemde kök salmış kabuller sorgulanıp değişime uğramakta, yüzyıllık kurumlar işlevini kaybetmekte, uzun bir dönem boyunca çok önemli görülmüş meslekler yok olmakta. İnsanlık teknolojinin getirdiği bir yeniliği özümsemeye çalışırken farklı bir yenilikle karşı karşıya kalmakta.

Hepimizin birebir tecrübe ettiği bu değişim sürecinde üniversite eğitiminin durumu sanırım yeteri kadar tartışılmış değil. Üniversite eğitimi bu hız çağında ne kadar değişime uğradı, değişen çevreden ne kadar etkilendi? Zamanın büyük öneme sahip olduğu günümüzde insanlar yıllarını üniversite eğitimine verirken bu yatırımın karşılığını ne kadar aldı veya insanların üniversite eğitiminden beklentileri doğru temellere dayanıyor muydu?

Bu soruların cevapları aslında ülkeden ülkeye hatta belki üniversiteden üniversiteye değişmekte. Eğitimin kalitesi, müfredatın güncelliği, üniversitenin sunduğu imkanların genişliği gibi unsurlar ayrışma nedeni. Ülkeden ülkeye değişen faktörler de çok önemli. Özellikle Türkiye’de bu konuda çok önemli bir eşiğe gelinmiş durumda. Son yıllarda açılan sayısız üniversite, bu üniversitelerden mezun ne yapacağını bilmeyen yani yönlendirilmemiş çok sayıda genç, bölümlerin gerçek dünya ile bağdaşmayan kontenjanları ve niteliksiz eğitim… Tüm bunların neticesinde ülkemizde üniversite eğitimi her geçen gün işlevini, anlamını ve sahip olduğu değeri yitirmekte. Çok uzak olmayan bir gelecekte insanlar çocuklarının üniversite eğitimi almasından bile belki kaçınacak, erken yaşta iş sahibi olmalarına yönelik farklı arayışlar içerisine girecekler.

Elbette üniversite eğitimini bir iş sahibi olma kriteri ile değerlendirmek yanlış olacaktır. Üniversitelerin başlıca uğraşısı bilim üzerinedir. Yalnız Türkiye’de hangi açıdan konuya yaklaşırsanız yaklaşın üniversitelerin durumu yeniden ele alınması gereken bir konu.

Ülke özelinden çıkıp konuyu genel anlamda ele almaya devam ettiğimizde üniversite eğitimine dair yazılmış kişisel bir blog yazısından bahsetmek faydalı olacaktır. Yazar babasının durumunu paylaşarak yazısına giriş yapıyor. Babası, 1970’li yıllarda emekli olmadan önce bir bankada yöneticilik yapmaktadır. O yıllarda bankacılık bugünlere göre daha zor bir iştir. Bilgisayar teknolojisinden istifade edilemeyen o dönemde kredi taramaları için otomatik bir sistem, kayıtları tutan bir bilgisayar ağı bulunmamaktadır. Müşterilerin banka açısından risklerini bir algoritma değil bankacıların kişisel tecrübeleri belirlemektedir.

Yazarın babası 14 yaşında okulu bırakmıştır. Postane gibi yerlerde küçük işlerde çalışmış daha sonra bir şirkette kıdemsiz bir personel olarak işe başlama fırsatını yakalamış. Bu süreçte çeşitli sertifikalar alarak şirkette önemli bir konuma yükselmiş.

Şu an bu işi yapabilmeniz için üniversite mezunu olmanız şart diye ekliyor yazar. Hatta bu iş bugün daha kolay olmasına rağmen…

Babasından sonra kendi hayatını aktarmaya başlıyor yazar ve 1970’li yıllarda okula gidiyor. Bu dönemde İngiliz hükümeti kapsamlı eğitim sistemini kanıtlamak konusunda oldukça heveslidir ve her birey diploma alması için teşvik edilmektedir. Sanat, müzik, tasarım gibi konulara ilgisi olan yazar, matematik ve bilimle uğraşmak zorunda bırakılınca okulu terk etmeye karar verir.

Yazara göre bu dönemde İngiliz hükümeti tüm yanlışlara bir yanıt olarak üniversite eğitimini bir nevi ‘kutsamaktadır’. Şirketler de bu yolda gidiyordur.

Hükümetin rüyası tüm öğrencilerin yarısının bir diplomaya sahip olmasıdır. Bunu başaracaklarına da inanan yazar şu soruyu sorar: peki bununla ne başarılmış olacak?

Yazının bu noktasında müzik grubu Pink Floyd’a nazire yaparcasına ‘You don’t need a university education’ diye başlar paragraf. Yazar bu dünyadaki işlerin büyük çoğunluğunu yapmak için bir üniversite eğitimine ihtiyaç yoktur der. Tıpkı banka yöneticiliği gibi… Üniversite diploması almak için çabalayanların çoğu edindikleri bilgileri hiçbir zaman kullanmayacaktır veya iş yerlerinde çok daha kolay bir şekilde bu bilgileri zaten edineceklerdir ki yazar bunun daha iyi olduğunu vurgular.

Üniversite eğitiminin önemli olduğu işler de vardır elbette. Yazar bilimi ve tıp alanını bu işlere örnek verir. Fakat kaçımız bilim adamı olmak istiyor diye de sorar.

Yazarımız peki biz bu çılgınlığı niye yapıyoruz der ve enteresan yanıtlar verir. Bakanların üniversite eğitimi alan insan sayısıyla övünmeyi sevdiklerini ve bunun da kariyerlerinin bir parçası olduğunu söyler. Aynı zamanda şirketler de bu düzeni kullanmaktadırlar. Üniversite eğitimi sayesinde önceden en azından yarım da olsa eğitilmiş insanları işe alarak bu alanda bir servet harcamaktan kurtulurlar. Hem üniversite eğitimini işe alım sürecini kolaylaştırmak ve hızlandırmak açısından bir filtre olarak görmektelerdir.

Bir de ebeveynler arasındaki çocuğun eğitimi konusunda yaşanan rekabet de bir diğer unsurdur: ‘Çocukların okula gitmiyor mu? Nasıl bir anne/babasın sen?’

Ebeveynlerin çocuklarını okul aracılığıyla büyütme zahmetinden kaçınmalarını da ekleyen yazar yazısının başına dönerek bankacı babasını anlatmaya devam eder. Babası küçük yaşta para kazanmaya başlamıştır ve hiçbir zaman çocukluğunu yaşayamadığını da düşünmemiştir. Kendisi ise okulu daha önce bahsettiğimiz gibi matematik sebebiyle bırakmıştır ama bir diğer sebep ise yaz işlerinde çalışmayı sevmesi olmuştur. O işler sayesinde iş dünyasına girmiştir. Yani ‘yetişkinlerin dünyasına’…

16 yaşında okulu bıraktığında bazı arkadaşları eğitimine devam etmiş ve o arkadaşları ile 21 yaşında tekrar görüşmüştür. Onların hiç değişmediğini yani olgunlaşmadığını söyleyen yazar -ki bununla ilgili problemim yok diye ekliyor-  5 yıllık çalışma hayatının büyük bir fark yarattığını söylüyor.

Uzun dönemde arkadaşları üniversite eğitiminin açtığı kapılarla iyi işlere sahip olmuşlardır hatta kendisinden daha iyi bir duruma gelmişlerdir diye söylemekten çekinmiyor yazar. Ama üniversitede aldıkları eğitim ile yaptıkları işin hiçbir ilgisinin olmadığını söylüyor. Evet iyi işleri vardır ama bu sadece bir üniversite bitirdikleri içindir diye vurguluyor. Kendisinden daha hızlı düşünmüyorlardır veya daha yetenekli değillerdir ama üniversiteye gitmişlerdir.

Yazar buraya kadar anlattıklarının 70’li yıllarda geçtiğini vurgular. Oysa şimdi mezun olanların asla kullanmayacakları bir diplomalarının yanında bir de üniversite eğitimi için büyük bir borç yükü altına girmiş olacaklarını söyler.  Peki niçin? Belki bir kapı açılır ve bir bakan CV’sine eğitim politikasının ne kadar başarılı olduğunu yazar diye.

Peki çözüm var mıdır? Yazar çözüm belki var belki yok ama uygulanması zaten artık imkansız der. Bizler bu küresel ‘ultra-eğitim’ gerçeğine sıkışmış bir haldeyizdir. Bundan bir çıkış yolu görememektedir yazarımız. Geçmişte gençlerin istediği alanda çalışmalarına izin verilmiş olsaydı ve iş verenler gençlere işi öğretseydi şirketle birlikte büyümüş çalışanlar şirketlerine daha sadık da olabilirlerdi.

Ayrıca eğitimliler ile eğitim almamış insanlar arasında bu sayede ‘biz ve onlar’ gibi toplumsal sert bir ayrım olmamış olacağına da işaret eder.

En önemlisi ise yazara göre çok az insan üniversiteye gideceği için üniversite eğitimi de daha özgür olmuş olacaktı. Çünkü bugün çok fazla sayıda genci üniversiteye gönderiyoruz ama onların eğitim masrafını karşılayamıyoruz. Buraya sanırım ayrıca artan sayı ile birlikte düşen eğitim kalitesini de belki ülkemiz gerçeği açısından bir not olarak ekleyebiliriz.

Üniversite eğitimi sadece bir diploma ile kapı açan bir yer olmaktan çıktığında gençler belki daha mutlu olabilirdi. Peki size göre?

Not: Yazıda bahsedilen blog yazısına gitmek için tıklayınız. (ingilizce)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.