Soğuk Savaş’ın Başlamasında Sorumlu Kimdi?

İkinci Dünya Savaşının ardından ortaya çıkan ve ‘iki rakip süper güç arasında savaşla sonuçlanmayan uzatmalı bir gerginlik dönemi’ [i] olarak nitelendirilebilecek döneme Soğuk Savaş denmektedir. Soğuk Savaş dönemi her yönü ile akademik dünya için popüler bir konu olmuştur. Çok sayıda araştırmaya, analize ve yoruma açık bir alan olmasıyla da önemini geçen zamana rağmen korumuştur.

Çok sayıdaki analizlerden biri de Soğuk Savaş’a neden olan dinamikleri incelemektedir. Bu savaşın ortaya çıkmasında sorumlu kimdir?  Soğuk Savaş’a hangi devletin ya da neyin sebep olduğu üzerine üç farklı yaklaşım bulunmaktadır. Önemli tartışmaların kaynağı olan bu soruya yanıt veren üç ana görüş okulu ise şunlardır: Gelenekçiler, Revizyonistler ve Postrevizyonistler.

Gelenekçilerin Soğuk Savaş’ı kimin başlattığına dair soruya verdikleri cevap nettir: Stalin ve Sovyetler Birliği. Bu savlarını da şöyle açıklarlar: İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Sovyetler saldırgan ve yayılmacı iken, Amerikan diplomasisi savunmacıydı. Amerikalılar Sovyet tehdidinin doğasını ancak zamanla yavaş yavaş kavrayabildiler.

Gelenekselciler bu görüşlerini de Savaştan hemen sonra ABD’nin Birleşmiş Milletler aracılığıyla ortak güvenliğe dayalı evrensel bir dünya düzenini savunduğu iddiası ile desteklemişlerdir. Onlara göre Sovyetler Birliği ise kendi nüfuz alanını genişletme peşinde olan bir devlet olarak Doğu Avrupa’yı hakimiyet altına alma çabası içerisine girmiştir. Savaştan sonra ABD ordularını terhis etmiş ancak Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’da çok sayıda asker bırakmıştır. ABD’nin Sovyetlerle uzlaşma adına çok çaba harcadığını, Stalin’in ise en başta Polonya’da serbest seçimlere izin vermeyerek, Yalta’da verdiği sözünde durmadığını belirtirler. Sovyetlerin yayılmacı politikalarına örnek olarak da Irak’ın kuzeyinden çekilmekte ağır davranmasını ancak buradan baskı ile çekilmesini, 1948’de komünistlerin Çekoslovakya’da hükümete el koymasını, Berlin ablukasını ve Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırmasını verirler. Gelenekçilere göre bu olaylar yavaş yavaş ABD’yi uyandırdı ve Soğuk Savaş’ı başlattı.

Revizyonistler tüm bu görüşlerin aksine Soğuk Savaş’a Sovyet yayılmacılığından çok Amerikan yayılmacılığının neden olduğuna inanırlar. Daha çok 1960’larda ve 1970’lerin başlarında yazan revizyonistlerin bu görüşleri için öne sürdükleri kanıt ise İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda dünyanın gerçekten iki kutuplu olmadığıdır. Onlara göre Sovyetler Birliği, savaşın güçlendirdiği ve Sovyetlerin tersine nükleer silahlara sahip olan ABD’den çok daha zayıftı. Sovyetler Birliği 30 milyona yakın insan kaybetmiş ve sanayi üretimi 1939’daki üretiminin yarısına inmişti. Stalin Ekim 1945’te ABD Büyükelçisi Averell Harrimin’a, Sovyetlerin gördükleri zararı onarmak için içe döneceklerini söyledi. Revizyonistler, üstelik, Stalin’in savaş sonrası dönemin başlarında dışa karşı tutumunun oldukça ılımlı olduğunu söylerler: Çin’de komünistlerin iktidara el koymasını engellemeye çalıştı, Yunan İç Savaşı’nda Yunan komünistlere engel olmak içi çaba gösterdi ve Macaristan, Çekoslovakya ve Finlandiya’da komünist olmayan hükümetlerin yaşamasına izin verdi.

Revizyonistler, birinci ve ikinci düzey açıklamalara vurgu yapan iki kola ayrılırlar. Birinci düzeyi vurgulayan revizyonistler bireylerin önemi üzerinde durur ve Roosevelt’in Nisan 1945’te ölümünün kritik bir olay olduğunu zira Başkan Harry S. Truman’ın göreve başlamasından sonra ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı politikalarının sertleştiğini, ABD’de Demokrat Parti’nin yavaş yavaş merkez soldan sağa kaydığını ve barışa yönelik ılımlı isimlerin yerini daha sert tavırlı bürokratların aldığını ileri sürerler.

İkinci düzeyi vurgulayan revizyonistler ise sorunu bireylerde değil, ABD kapitalizminin doğasında görürler. Amerikan ekonomisinin genişlemeyi gerektirdiğini ve ABD’nin dünyayı demokrasi için değil kapitalizm için güvenli bir yer haline getirmeye çalıştığını öne sürerler. Özerk ekonomik bir alan oluşturmaya çalışan ülkeler hoş görülmezdi. Marshall Planı da Amerikan ekonomisini genişletmenin bir yolundan başka bir şey değildi. Bu görüşü savunanlara göre Sovyetlerin bunu Doğu Avrupa’daki nüfuzuna yönelik bir tehdit olarak görmesi son derece doğaldı.

Postrevizyonistler ise yapısal düzeye odaklanan bir açıklama getirirler. Bunlar, hiç kimse Soğuk Savaş’ı başlatmakla suçlanamayacağı için gelenekçilerin de revizyonistlerin de hatalı olduğunu savunurlar. Savaş sonrası güç dengesinin iki kutuplu yapısı nedeniyle Soğuk Savaş kesinlikle ya da neredeyse kaçınılmazdı. 1939’da yedi büyük güçle çok kutuplu bir dünya vardı ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında geriye sadece iki süper güç kalmıştı. İki kutupluluğa ilaveten, Avrupa devletlerinin zayıflığı da bir iktidar boşluğu yarattı. Postrevizyonistler, bu iki ülkenin çatışmaya girmesi kaçınılmaz olduğundan, sorumlu aramanın anlamsız olduğunu ileri sürerler.

Postrevizyonistler, revizyonistlerin üzerinde durduğu ekonomik determinizm sebebiyle değil, anarşik bir sistemdeki devletlerin asırlık güvenlik ikilemi nedeniyle, ABD’nin de Sovyetler Birliği’nin de genişlemekten başka çaresi olmadığını söyler. Atinalılar nasıl Korinthosluların Korfu donanmasının denetimini ele geçirmesine izin veremez idiyse, Amerikalılar ve Sovyetler de karşı tarafın Avrupa’ya egemen olmasına izin veremezdi. (Bahsedilen olay için bkz: Peloponnesos Savaşı) Postrevizyonistlere göre, iki kutuplu yapı gereği bir husumet sarmalı oluştu: Bir ülkedeki şahinler diğer ülkedeki şahinleri besledi. Algılar katılaştıkça Soğuk Savaş derinleşti.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri, daha önce kapalı olan Sovyet arşivlerinden elde edilen sınırlı sayıda belge, karşılıklı cepheleşmeyi hangi tarafın başlattığı tartışmasını yeniden alevlendirmiştir. Bazı akademisyenlerin görüşleri belgeler ışığında farklılaşmış bu da tartışmanın önümüzdeki dönemde devam edeceğinin işareti olmuştur.

[i] Kaynak eser.

Not: Bu yazının kaynağı, Joseph S. Nye ve David A. Welch’in Türkçeye ‘Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak’ başlığı ile çevrilmiş eseridir. (İş Bankası Kültür Yayınları)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.