Hayatı Anlamlı Kılmak Sıra Dışı Olmaktan Mı Geçiyor?

Günümüzde teknolojik gelişmelerin etkisiyle durmadan hızlıca değişen yaşantılarımızda, hayatlarımızla ilgili en temel sorulara yanıt verememenin baskısını günden güne artarak hissediyoruz. Önceliklerimiz, insan ilişkilerimiz, alışkanlıklarımız büyük değişimlere uğrarken yaptığımız işlerden tatmin olamıyor, hızlı tüketim alışkanlığımız birçok şeyi değersizleştiriyor. Karmaşık kapitalist sistemin ortaya çıkardığı işler çok para kazandırsa dahi insan doğasına uygun bir çıktı vermediğinden bu işleri yapan insanları mutsuzluğa sürükleyebiliyor. Örneğin, günün ve dolayısıyla yaşamının büyük bölümünü saatlerce ekran karşısında saniyelik verileri izleyerek geçiren borsacılar ortaya bir eser koyan bir ressam, bir marangoz veya insanlara faydalı olan herhangi bir meslek çalışanı kadar yaptığı işten tatmin sağlayabilir mi?

Tüm bu sorular, yazının ilk cümlesinde belirttiğim ve insanlık tarihi kadar eski ve değerli ‘temel soruların’ önemini tekrar tekrar hatırlatıyor: Hayatı anlamlandırabilmek, yaşantımıza değer katabilmek. İşte bu sorulara yakın zamanda The New York Times’da yayınladığı bir yazı ile Emily Esfahani Smith de yanıt arıyor. ‘Asla ünlü biri olmayacaksın ve bu bir sorun değil’ başlığı ile yayınlanmış bu yazıda özellikle gençlerin dünyayı değiştirmek, ünlü olmak gibi çok büyük amaçlara ulaşabilirlerse ancak hayatlarını anlamlandırabilecekleri düşüncesi sorgulanıyor.

Yazı şu cümlelerle başlıyor: ‘Günümüz üniversite öğrencileri umutsuzca dünyayı değiştirmek istiyorlar ancak birçoğu anlamlı bir yaşamı çok sıra dışı bir şey yapmakla, dikkat çekmekle (bir Instagram fenomeni olmak gibi), inanılmaz başarılı bir şirket kurmakla veya bir insanlık krizini sona erdirmekle ilişkilendiriyor.

İdealist hayallere sahip olmak elbette genç olmanın bir parçası. Ama sosyal medyanın etkisiyle, anlam ve amaç cazibe / çekicilik ile birleştiriliyor. Sıra dışı hayatlar internetin normali (normu) olmuş durumda. Anlamlı bir hayatın dikkat çekici veya özel olması gerektiği fikri sadece seçkinci değil aynı zamanda yanlış yönlendirici de.’

Burada yazar seçkinci (elitist) kelimesi ile sıra dışı hayatın sadece küçük bir azınlığın sahip olabileceği bir ayrıcalık olduğuna dikkat çekiyor. Daha sonra insanları gerçekten neyin tatmin edeceğini anlamak için 5 yıldan fazla bir zaman boyunca ülkenin farklı yerlerinden çok sayıda insanla röportajlar yaptığını, psikoloji, felsefe ve nöroloji alanlarında çok sayıda kitap okuduğunu belirterek şu cümleyi ekliyor: ‘Öğrendiğim kadarıyla, en anlamlı yaşamlar genelde sıra dışı olarak nitelendirilecek türden değiller. Onlar, saygınlıkla yaşanan sıradan hayatlar.’

Smith’e göre, bu görüşünü en iyi yansıtanın ise bütün üniversite öğrencilerinin okumasını tavsiye ettiği bir kitap: George Eliot’a ait ‘Middlemarch’. Sadakate ve disipline vurgu yapan bu kitap, tıpkı anlamlı bir yaşam gibi efor sarf edilerek kazanılmış bir başarı ile sonuçlandırılmış. Romanın kadın kahramanı, bir İngiliz şehrinde yaşayan zengin ve genç bir hanımefendi olan Dorothea Brooke’dır. Dorothea tutkulu bir mizaca sahiptir ve hayırsever bir insan olarak dünyada iyi bir şeyler başarmanın özlemi içindedir. Romanın erkek kahramanı ise önemli bilimsel keşifler yapmayı umut eden hırslı ve genç Doktor Tertius Lydgate’dir. Her ikisi de masalsı, destansı yaşamlara sahip olmayı ümit etmektedir.

Tertius ve Dorothea’nın her ikisi de felaketle sonuçlanan evlilikler yaparlar. Dorothea, Casabuon isminde bir papazla, Tertius ise şehrin güzel kızı Rosamond ile evlenmiştir. Zamanla, hayalleri solar gider. Kendini beğenmiş ve yüzeysel Rosamond, Tertius’un kendi isteklerini yerine getirebileceği derecede kazanabileceği bir kariyerin peşinden koşmasını ister. Romanın sonunda Tertius, Rosamond’un bu talebine boyun eğer ve zengin bir doktor olabilmek adına araştırmalarını bir kenara atar. Hayallerinin peşinden koşmadığı için başarısız olduğunu düşünen Tertius ‘başarılı’ olmasına rağmen 50 yaşında ölür.

Dorothea’ya gelince, eşi Casabuon’un ölümünden sonra gerçek aşkı Will Ladislaw ile evlenir. Ama onun da asıl hayali gerçekleşmemiştir. İlk bakışta onun da potansiyelini heba etmiş olduğu düşünülür.

Tertius’un trajedisi sıkıcı ve monoton hayatına razı gelmemiş olmasıydı. Dorothea’nın zaferi ise buna razı gelmiş olması olur.

Romanın sonunda, Dorothea bir eş ve anne olarak hayata tutunmuş ve ‘hiçbir şeyin kurucusu’ olmuştur. Bu sonuç okuyucu için bir hayal kırıklığı olabilir ama Dorothea için böyle değildir. O, kendini keşfetmedeki belirsizlik acısını, kendisini bir eş ve anne rolüne adayarak aşmıştır. Bir gün camdan dışarı baktığında aşağıya doğru inen ailesini görerek şunu fark eder: İstemsizce de olsa bu heyecan verici hayatın bir parçası olmuştur. Ne bu hayata lüks evinin penceresinden bakan bir gözlemcidir, ne de gözlerinde bencilce bir şikayet olan birisidir. Diğer bir ifade ile, anı yaşamaya başlamıştır. Sahip olamadığı hayallerden umudunu keserek mağlup olmak yerine, olduğu gibi hayata sarılmış ve etrafındakilere olabildiğince yararlı olmaya çalışmıştır.

Yazara göre anlamlı bir hayat başkaları ile iletişimde olmaktan ve onların yaşamlarına katkı sunmaktan geçiyor.

Çoğu insan kendileri için belirledikleri idealist hayallere kavuşamayacak diyor Smith. Bir sonraki Mark Zuckerberg olmayacaklar. Ölüm ilanları büyük bir gazetede yer almayacak. Ama bu onların yaşamlarının önemsiz veya değersiz olduğu anlamına da gelmiyor. Hepimizin Etrafında faydalı olabileceğimiz insanlar var ve biz aradığımız anlamı bu şekilde bulabiliriz.

Psikoloji alanında yer alan yeni bir çalışma anlamlı bir hayat konusunda Eliot’un romanını doğrular nitelikte. ‘Anlam’ başarıda veya göz kamaştırıcı şeylerde bulunmuyor aksine sıradan şeylerde mevcut.

Bir araştırmada [i] gösteriyor ki, günlük ev işlerini yapan bir genç bir amaca bağlı olduğu hissini daha güçlü yaşıyor. Neden? Araştırmacılar kendinden büyük bir şeye katkı yapmanın yani aileye katkı sağlamanın buna sebep olduğuna inanmakta. Bir başka çalışmada [ii] ise bir genç yetişkin için bir arkadaşını eğlendirmek bahsettiğimiz anlam hissiyatını sağlayan bir aktivite. Yaptıkları işte yakınındaki topluluğa hizmet etme veya yardımcı olma fırsatını bulan insanlar işlerini daha anlamlı buluyorlar. Örneğin müşterisine yardımcı olan veya fabrika işçisine maaşını veren bir muhasebeci…

‘The Power of Meaning’ isimli kitabı yayınlanan yazar sözlerini şöyle sona erdiriyor: ‘Bu sene okula başlayan öğrenciler şunu düşünmeliler: dünyayı değiştirmek zorunda değilsin veya hayatını anlamlı kılmak için tek bir amaç bulmak zorunda değilsin. İyi bir hayat iyiliklerle dolu bir hayattır. Ve bu herkesin sahip olmak isteyebileceği türden bir hayattır, koşulları veya hayalleri ne olursa olsun.’

Not: Emily Esfahani Smith’in yazısı için tıklayınız.

Bu konuda ek olarak şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz: Yaşam Amacımı Nasıl Bulabilirim?

[i] https://dsnlab.web.unc.edu/files/2016/07/Telzer-Tsai-Gonzales-Fuligni-2015.pdf

[ii] http://selfdeterminationtheory.org/SDT/documents/2010_HutaRyan_JOHS.pdf

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.