Yeşil Teori

Uluslararası İlişkiler teorileri açısından çevresel sorunlar, güvenlik ve çatışma sorunları gibi kritik öneme sahip konular olarak görülmemiş ve bu sorunların gölgesinde kendisine atıf yapılan bir alan olmuştur. Ancak dünyada ekonomik büyüme ve nüfus artışının getirisi olan kaynakların hızlı tüketimi neticesinde ortaya çıkan ozon tabakasının delinmesi, iklim değişikliğinin gözlenmesi, çevre kirliliğinin artması zamanla çevresel hareketlerin oluşmasını sağlamış ve bu sorunlar Uluslararası İlişkiler gündeminde kendisine yer bulmaya başlamıştır.

1960’lı ve 70’li yıllar çevreye olan duyarlılığın artış gösterdiği zamanlar olmuştur. Çevre merkezli sivil toplum kuruluşlarının kurulduğu bu dönemde 1973 Dünya Petrol Krizi büyümenin sınırları konusunu gündeme taşımıştır. Bu yıllarda tanker kazaları sonucunda denizlerin petrol ile kirlenmesi, asit yağmurlarının yağması gibi çeşitli çevresel felaketler de çevre bilincini artıran faktörler olmuştur.  Ayrıca bu dönemdeki çevre hareketleri savaş ve nükleer silah karşıtı hareketlerle de iç içe geçmiştir. Rachel Carson’ın 1962 yılında kaleme aldığı Türkçeye ‘Sessiz Bahar’ (Silent Spring) olarak çevrilmiş ve DDT isimli böcek ilacının insan ve doğa üzerindeki olumsuz etkilerini anlattığı kitap da bu yıllarda oluşan çevre bilincine yaptığı katkı bakımından söz edilmesi gereken bir unsurdur.

1980’lerin sonuna doğru çevre ile nükleer karşıtlığına ek olarak kadın ve barış hareketleri de yeşil politikaların oluşumunda rol oynamıştır. Bu yıllarda yerel, ulusal, bölgesel düzeyde birçok yeşil parti kurulmuş ve bu partiler dört temel konuya odaklanmışlardır: Ekolojiksel sorumluluk, toplumsal adalet, şiddetsizlik, derinleştirilmiş demokrasi.

1972 yılında Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen ve dünyanın ilk küresel çevre konferansı olma özelliğini taşıyan Stockholm Konferansı (BM İnsani Çevre Konferansı) toplanmıştı. Ancak çevresel sorunların uluslararası kaygıların merkezine girmesi 1990’lı yıllarda gerçekleşti. Bu dönemde yeşil kavramı Uluslararası İlişkiler teorilerinde yerini almaya başladı. Bu doğrultuda teorinin ilk dalgası hem Batı kapitalizminin hem de Sovyetler tarzı komünizmin eleştirisi olarak ortaya çıkmış, Yeşil teorisyenleri aydınlanma düşüncesine ve onun yaratmış olduğu modernleşme ve ilerleme fikrine karşıt fikirler geliştirmişlerdir.

Yeşil Teori’nin daha ulus-aşırı yönelime sahip ikinci dalgası ise, 1990’ların ikinci yarısından itibaren gelişmeye başlamıştır. Teorinin birinci dalgası, devlet, pazar gibi toplumsal kurumları ön plana çıkarırken, ikinci dalgada ise ulus- aşırılaşma neticesinde çevresel haklar, çevresel demokrasi, çevresel aktivizm, çevresel vatandaşlık ve yeşil devletler gibi kavramlar ön plana çıkarılmıştır.

Yeşil Teori’nin gündemine giren konular ilk kez bu alandaki teorisyenler tarafından değil, Realizm ve Liberalizm gibi Uluslararası İlişkiler’in önemli teorilerinin içerisinde değerlendirildi.

Realistler çevreye dair sorunları daha çok güvenlik kapsamında ele aldılar. Kıt kaynakların devletler için çatışma sebebi olduğuna inanmaktadırlar. Bu bağlamda Garett Hardin’in 1968’de yayınlanan ‘Ortak Varlıkların Trajedisi’ isimli çalışması önemlidir. Hardin, herhangi bir devletin özel mülkiyetinden bağımsız, ortak kullanıma ve erişime açık alanların (varlıkların), her bir devletin yapısal güdüleriyle hareket ederek kendi menfaati için daha fazla faydalanmak istemesi sonucu tükeneceğini ve bunun da trajediyle sonuçlanacağını ifade etmektedir.

Neoliberal Kurumsalcılık, öncülü Liberalizm gibi bireycidir. Doğa karşısında insanı üstün tutar, bu nedenle Realistler gibi doğaya araçsal bakarlar. İnsanın doğaya hakimiyetini sorgulamazlar. Çevresel sorunlara çözüm için devletler arasındaki kolektif faaliyetlerin ve uluslararası kurumsallaşmanın önemine vurgu yaparlar. Uluslararası rejimleri ön plana çıkarırlar.

Birçok Yeşil teorisyene göre, şirketler, yerel otoriteler, finansal kurumlar, toplumsal gruplar ve kişiler, devletler kadar önemli aktörler olarak ele alınmalıdır. Yeşil teorisyenler insan-merkezli etik yerine doğanın ön plana çıkarıldığı ekomerkezcilik fikri üzerinde dururlar. Çevrenin kirlenmesinden birkaç devleti suçlu görmek yerine, küresel üretim ve yatırım kadar küresel tüketime odaklanmamız gerektiğinin altını çizerler. Buna ilişkin olarak çevresel sorunlarla mücadele için yeni küresel şebekeler yaratma yoluyla ulus-devletin geleneksel hiyerarşik normlarını aşmaya çalışırlar.

Yeşil Uluslararası İlişkiler Teorisi’nin birçok farklı kanadı bulunmaktadır. Başlangıçta uluslararası politik ekonomiden türeyen bu teoriyi kozmopolitan normatif kanat tamamlamıştır. Politik ekonomistler daha devlet karşıtı bir söylem içinde olmuşlar ve küresel kapitalizmin rekabetçi işleyişini çevresel sorunların temeli olarak kabul etmişlerdir. Normatif teorisyenler ise devletlerin kapitalizm üzerindeki ekolojiksel sınırlandırmaları uygulamaya koyacak rakipsiz kurumlar olduğunu düşünmektedirler.

Ekofeministler kadın üzerindeki erkek egemenliğinin doğa üzerinde de bir hakimiyete yol açtığını ve erkek egemenliğinin kırılması ile bu sorunların aşılabileceğini düşünürler.

Postkolonyal Yeşil Söylem ise Avrupa’nın sömürge düzeni altında Üçüncü Dünya ülkelerinin kaynaklarını tüketirken ciddi çevresel tahribatlar ortaya çıkardıklarını ve bunun da eşitsiz kalkınmalara ve dünyanın bazı bölgelerinin geride kalmasına sebebiyet verdiğini vurgulamaktadır.

Bir diğer alt dal olan Ekoanarşistler ise doğa üzerindeki insan/devlet hakimiyetinin çevre sorunlarına yol açtığını düşünerek otoritenin (devlet) yok edilmesi gerektiğini savunurlar. Ancak bu grupta bir kesim ise otoritenin yok edilmesinden ziyade yumuşatılması alternatifini ön plana çıkarır.

Yeşil Teori içerisinde hem anarşist çözümlere hem de oteritaryan devlet sistemine karşı çıkan isim Robyn Eckersley’dir. Devleti yok saymak yerine onu yeniden oluşturmanın gerekliliğini vurgular. Küresel siyasetin yeniden şekillenmesi gerektiğini düşünen Eckersley, egemen devletler sisteminin anarşik yapısına ve ‘ortak varlıkların trajedisi’ algısına karşı çıkar.

Sonuç olarak Yeşil Teori, uluslararası ilişkilerin karmaşık ve çok boyutlu sorunlarının devlet- merkezli analizlerinin ötesine geçerek yeni ve demokratik bir dünya vizyonunun oluşmasına rehberlik edecek farklı çözüm yolları öneren bir teori olarak farklılaşmaktadır.

Not: Bu yazı, Ramazan Gözen tarafından derlenen ‘Uluslararası İlişkiler Teorileri’ isimli 2014 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkmış olan kitabın Yelda Erçandırlı tarafından yazılmış ‘Yeşil Teori’ başlıklı bölümü kaynak alınarak yazılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.