Montesquieu

Bu yazıda Montesquieu’nın hayat hikayesi yerine daha çok tarihin akışında çok önemli bir yere sahip olan fikirlerine, günümüzde dahi önemini yitirmemiş siyasal sistemler, özgürlük, yurttaşlık gibi temel felsefi alanlarda ortaya koyduğu tespitlere ve bunların tahliline odaklanılmış, yazının sonunda belirtilmiş olan kaynaktan yararlanarak okuyucuya Montesquieu’yu anlama noktasında etkili bir özet sunulması amaçlanmıştır.

18 Ocak 1689 yılında Fransa’da bir şatoda dünyaya gelen Montesquieu soylu bir düşünürdür. Ailesi 16. Yüzyıl boyunca Fransa Krallığı’na yaptığı hizmetler nedeniyle çeşitli soyluluk unvanları elde etmiştir.  Yaşamının ilerleyen dönemlerinde miras yoluyla baronluk gibi çeşitli unvanların sahibi olmuştur.

Montesquieu tipik bir Aydınlanma Çağı insanı olarak düşünebilmek amacıyla önce bilgili olmanın önemine inanmış ve bu nedenle çok çeşitli alanlardan çok sayıda okuma ve araştırma yapmıştır. Bilgi ve görgüsünü artırmak amacıyla Avrupa gezilerine çıkmıştır. Yapıtlarını belli bir toplum ya da halk kesimi için yazmamış, evrenselliği ilke edinmiştir.

Yeryüzündeki bütün yasaları, gelenek ve görenekleri incelemeyi kendisine konu edinmiştir. Yasaları çeşitli koşullarla ilişkilendirerek açıklamaya çalışmıştır. Dünyanın bir düzen içerdiğine, yani bir zorunluluk, nedensel bir determinizm içine oturduğuna inanmıştır. Bu nedenle yasalar, yatay olarak ‘çeşitli varlıkların kendi aralarındaki ilişkileridir’, dikey olarak ise ‘bu çeşitli varlıklar ile ilk akıl arasındaki ilişkilerdir’ diye not düşmüştür.  Bu düşüncesi ile paralel olarak evrensel yasaların varlığına inanmıştır.

Montesquieu ’ya göre siyasetin bir bilim olabilmesi için tarih ve siyasetin yasalar gibi zorunluluklarının olması gerekir. Bu zorunluluk nedenini tarih dışı düzenden almamalıdır. Bu sebeple teolojik ve ahlaksal yargıların bu bilimsellik içerisinde olmaması gerektiği düşüncesine bağlı kalmıştır.

O’na göre yasalar toplumsal yaşamın bir gereğidir ve üç farklı alanı düzenlerler. Bu alanlar; halklar arasındaki ilişkileri düzenleyen Devletler Hukuku, yönetilenler ile yönetenlerin ilişkilerini düzenleyen Kamu Hukuku ve insanların bütün yurttaşlar arasındaki ilişkilerini düzenleyen Medeni Hukuk’tur. Pozitif yasalar insan yapımı yasalardır ancak bu keyfilik içerdikleri anlamına gelmemektedir. Yasalar içinde bulunduğu toplumun koşulları ile ilişki içerisindedir. Yani yasalar ülkenin fiziki yapısıyla; yani soğuk, sıcak ya da ılıman olan iklimiyle; toprağının niteliğiyle, konumuyla ve büyüklüğüyle, insanlarının dinleriyle, eğilimleri ile ilişki içerisindedir.

Her yönetim biçiminin kendisine has bir tutkuya sahip olduğuna inanmıştır. ‘Cumhuriyet erdemi, monarşi onuru, despotluk korkuyu ister’ diyerek örneğin korkunun hüküm sürmediği bir ülkede despotluğun yaşamasının mümkün olmadığını ifade etmiştir.

Yasaların ve bunlara ilişkin uygulamaların ulusun ruhuna uygun düşmesi gerektiğini vurgulamıştır. Doğa ve ilke birliğine ve bunların etkileşimine inanmıştır. Bir yönetimin doğası, onun biçimini, hukuksal – siyasal yapısını ifade eder. (Cumhuriyet, Monarşi, Despotluk) İlke ise doğayı harekete geçiren güçtür ve yukarıda bahsettiğimiz tutkulardır. İlkenin gücü her şeyi sürükler. Yasaların yapımında Montesquieu bu doğa – ilke birliğine sürekli atıfta bulunmuştur.

En iyi yönetim biçimine inanmamaktadır Montesquieu.  Çünkü O’na göre bir yönetim iyi ya da kötü olması özü nedeniyle değil, üzerinde hüküm sürdüğü toplumun koşullarına uygun olup olmamasına bağlıdır. Doğaya en uygun olan yönetim, özel yapısının kendisi için yapılmış olan halkın yapısına en uygun düştüğü yönetimdir.

Montesquieu bağımsızlığı kişinin istediğini yapması olarak nitelemiş ancak böyle davranan kişinin ise arzularının tutsağı olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca herkesin bağımsız olduğu bir yerde herkesin birbirine engel olabileceğini belirterek böylesi bir ortamda kimsenin bağımsız olmadığını vurgulamıştır. Buradan çıkan sonuç bağımsızlığın yasalarla sınırlandırılması özgür olmaya engel değildir. Özgürlük yasaların izin verdiği her şeyi yapabilmektir.

Montesquieu özgürlüğün tanımı için evrensel bir anlayış getirmemektedir. Çünkü özgürlük her ülkenin maddi, manevi koşuluyla ilgilidir. Ayrıca özgürlüğün bir koşulunu da ılımlı yönetime bağlamıştır. Anayasanın iktidarın baskı aygıtına dönüşmesini engelleyecek biçimde düzenlenmesi gerekliliğini ortaya koymuştur.

Siyasal özgürlüğün yaratılmasını yasama, yürütme ve yargı erkinin farklı ellere verilmesine bağlamıştır. Bu noktada da erklerin keskin bir ayrıma gitmesinden ziyade farklı ellere verilmiş erklerin birbirlerine bağımlı kılınmaları ile denge içine sokulması görüşü ağır basar.

Ayrıca bir toplumda farklı toplumsal güçlerin veya sınıfların olması da özgürlüğün temel taşıdır. Aynı toplumsal zümreye ait farklı kişiler elinde olan erklerin bir anlamı kalmaz. Bu bakımdan farklı toplumsal, siyasal güçler ve bunların rekabeti oluşturduğu denge ortamı ile özgürlüğü besler.

İki durumda Montesquieu erkleri çok keskin bir şekilde ayırmaktadır: birinci durumda, yasama erkinin, yürütmenin başı olan kralın erk alanına girmesi kesinlikle yasaklanmıştır. İkinci durum ise yargı erkinin kralın eline verilmesidir. Bu da keskin bir şekilde yasaklanmıştır.

Aristokrat anlayışı da içeren (soylulara tanınmış birtakım haklar nedeniyle) Montesquieu’nun anayasa modeli bunun ötesine geçmeyi başarmış ve liberalizmi de beslemiştir.

Şövalyelik ya da fetih ruhu yerine günümüzde hâkim olan ruhun ticaret ruhu olduğuna dikkat çekmiş ve bir devletin gücünün zenginliğiyle orantılılı olduğunu belirtmiştir.

Bir kişinin yönettiği ülkelerde ticaretin lükse dayandığını söylemiş, bu ülkelerde ulusun ruhunu, gururunu ve zevklerini karşılayacak nesnelerin temini amacıyla ticaretin gerçekleştirildiğini ifade etmiştir. Çok kişinin yönettiği devletlerde ise ticaret ekonomiye dayanmaktadır. Az ama sürekli kazanma ilkesi mevcuttur.

Servetlerin büyük boyutlara ulaşması durumunda ise eşitsizlikler baş gösterir ve cumhuriyet ya da demokrasi bozulma sürecine girer. Ayrıca ticaret öz olarak demokrasiyi eninde sonunda yıkıma götürür. Her türlü ticaret büyümeye, zenginlik yaratmaya eğilimlidir. Daha önce bahsedilen ekonomi ticareti ise tarihte kalmıştır. Modern çağların ticaret biçimi monarşilere özgü olan lüks ticaretidir. Ayrıca ticaret sayesinde dünya küçülmüş, küreselleşmiş ve töreler ılımlaşmış ve halklar benzer yumuşak törelere sahip olmak ile birbirine yakınlaşmış veya benzeşmişlerdir.

Din konusunda ise dinsel barışı, huzuru sağlayabilecek tek otoritenin siyasal iktidar olduğunu söylemiştir Montesquieu. Kral dinlere karşı tarafsız bir tutum takınmalıdır. Kilise ile devletin amaçlar doğrultusunda uyumlu bir birlik içine girebileceğine işaret etmiştir. Teokratik bir yapıyı savunduğu ise söylenemez. Dinsel kurallar pozitif yasaların yerine konmaz ya da pozitif yasalar dinsel kurallara göre belirlenmez. Yalnız bu liberal düşünürlerin bahsettiği laiklik anlayışıyla farklılıklar içerir.

Montesquieu görüşleri ile devrimci olarak nitelenmez. Yitip giden siyasal yapıya bağlı bir tutucu olduğu eleştirisine maruz kalır ama aynı zamanda kralın mutlak iktidarına cephe alan ve erklerin ayrımına dayanan bir anayasa modeli sunan bir liberaldir de denebilir.

Not: Bu yazı; Mehmet Ali Ağaoğulları, Filiz Çulha Zabcı , Reyda Ergün tarafından yazılmış ‘Kral – Devletten Ulus – Devlete’ isimli İmge kitabevi tarafından yayınlanmış kitap kaynak alınarak yazılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.