Tek Başına Ama Yalnız Değil

Günümüzde yalnızlık kelimesi önemli bir meseleyi işaret ediyor artık. Çok sayıda insanın mustarip olduğu (bu kelimenin nasıl yazıldığına dair bir araştırma yaptım ve muzdarip mi mustarip diye mi yazıldığı konusunda tartışmalı bir durum olduğunu gördüm) bir sorun olarak sık sık şikayet ediliyor kendisinden. Yalnızlık bir kabus mu gerçekten? Neden böylesi bir sıkıntı veriyor artık tek başına olmak?

Bir an olsun kendimizi dinlemek, duymak, duraksamak, yavaşlamak bir işkenceye maruz kalmak gibi görülüyor. Oysa kendinle tanışmanın değeri gösterilen çaba ile zamanla anlaşılıyor. O yolda ilerledikçe savrulan, dalgalanan iç dünyanızda bir şeyler yerli yerine oturmaya başlıyor.

Bu yazıda ‘başkaları ile birlikte olmadan önce kendinle olmayı öğren’ başlığına sahip bir yazıdan bahsedeceğim. Yalnızlık algısına dair yazarlardan örnekler vererek ilerleyen bu yazı ilk olarak 1840 yılında Edgar Allan Poe’nin bir tasviri ile başlıyor. Akşamdan sabaha Londra sokaklarında boş boş dolaşan yaşlı bir adamın ıstırap veren ümitsizliğini kendisini şehrin gürültüsüne vurarak geçici olarak dindirmesinden bahsediyor Poe. ‘Yalnız olmayı reddediyordu. O kalabalıkların insanıydı.’

Edgar Allan Poe gibi yıllar boyunca birçok şair ve yazar yalnızlığa vurgu yaptı. Kendinle baş başa kalabilme yeteneğini kaybetmek Poe’ye göre büyük bir talihsizlikti. 20 yıl sonra Ralph Waldo Emerson bilge öğretmenlere öğrencilerine yalnız kalma alışkanlığı kazandırmalarını tavsiye ediyordu. Bu alışkanlık ciddi ve derin düşünceyi mümkün kılabilirdi çünkü.

20 . yüzyılda Nazizm’den kaçan ve siyasi göçmen olarak Amerika’ya giden Hannah Arendt’in düşünceleri de bu kapsamda önemliydi. Özgürlüğün spontane davranmak ve kamusal bir yaratıcılıktan ibaret olmadığını söyleyen Arendt aynı zamanda özgürlüğün kişisel olarak düşünme ve karara varma kapasitesi ile de ilişkili olduğunu söylüyordu. Çünkü kendi başına olma bireyselliği, bilinci geliştirerek ve insanın davranışları üzerine dikkatle düşünebilmesini sağlayarak güçlendiriyordu. Kişi kalabalığın kakofonisinden kaçarak nihayet kendi sesini, düşüncelerini duyabilirdi.

Holokost’u yani Yahudi soykırımını organize etmede görev almış bir Nazi subayının duruşmasına katılan Arendt subaya bakıp nasıl bir şeytan böyle bir suçu işleyebilir diye sorduktan sonra yine kendisi yanıtlıyordu: ‘kesinlikle nefret dolu bir sosyopat.’ Zamanla Arendt, Nazi subayındaki mükemmel gelenekçiliğe ve hayal gücü eksikliğine şaşırmaya başlıyordu. Subayın yaptıkları hiç şüphesiz şeytancaydı ama kendisi son derece sıradan, ortalama bir insandı. Ne bir şeytandı ne de çok zalim bir gaddar. Özetle bu noktada Arendt bu subayın durma ve düşünme kapasitesi olmadığını gözlemliyordu. Tıpkı Poe’nin kendini kalabalıklara vuran ihtiyarı gibi ne yaptığını ne söylediğini bilmeyecek, işlediği suçun farkında olmayacak kadar sessizlikle bağ kuramamış biriydi o da. Yanlışla doğruyu, gerçekle kurguyu, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etmesini sağlayacak temel soruları kendi kendine sormaktan mahrum kalmış biriydi. Sokrates’in bahsettiği kendi iç dünyasını gözlemlemekten çekinmiş, kendi evine yani iç dünyasına dönmeyi başaramamış, kendi başına kalma halini tatmamıştı.

Arendt, yanlıştan veya haksızlıktan dolayı acı çekmek yanlış bir şey yapmaktan daha iyidir diyor. Çünkü ızdırap (veya ıstırap!) çeken kimse ile bir arkadaşlık kurabilirsin ama kimse bir katille arkadaş kalmak istemez, hatta başka bir katil bile. Bu örnek Arendt’a çok önemli bir şeyi göstermişti. Bir toplum ancak kendi başına kalma eylemini gerçekleştirmiş bireylerden oluşuyorsa demokrat ve özgürlüğün işlevlik kazandığı bir toplum olabiliyordu. Bu üzerine düşünülmeyi gerektiren bir tespitti. Gerçekten belli seviyeye gelmiş toplumlarda bireyselliğin ne ölçüde geliştiği, eğitimin ne denli kaliteli olduğu, bireyin haklarına gösterilen saygının ne denli önemsendiği sanırım hepimizin malumu. Bu toplumlarda bireylerin kendi başlarına zaman geçirme oranları veya kendilerini gözlemleme kabiliyeti daha yüksek oluyor. Arendt burada güzel bir söz daha ekliyor: ‘Başkaları ile birlikte yaşamak kendinle beraber yaşamak ile başlar.’

Yazının devamında yazar peki ya kendi başına kaldığımızda yalnız hissedersek diye soruyor. İnsanlardan izole olmamız, arkadaşlığın güzelliğinden tamamen kopmamız durumunda ne olacak diye ekliyor. Bu noktada filozofların yalnız kalmakla kendi başına olmak arasında bir çizgi çektiklerini vurguluyor. Tek başına ama yalnız değiller, filozoflar iç dünyaları ve dünya ile uyumu sağlamaktadırlar. Plato’nun söyledikleri de Arendt ile uyum içerisindedir: düşünmek, varoluşsal konuşmalar tek başına gerçekleştirilir ama yalnız bir iş değildir, kendi başına olma hali kişinin kendisi ile arkadaşlık kurmasıdır. Oysa yalnızlık tek başına arkadaşsız kalma halidir.

Günümüzde bu öğütler çok daha anlamlı hale gelmiş durumda. Sosyal medyadan kopamayışımız, günde yüzlerce kez maillerimizi kontrol etmemiz, sayısız kez mesaj yazmamız, zar zor tanıdığımız veya hiç ilişkimizin olmadığı insanları takip ettiğimiz bu dünyada kendimizi bir hayli yalnız hissediyoruz.

Oysa Arendt, kendi başımıza kalma kapasitemizi kaybedersek veya kendimizle baş başa kalma yeteneğimizi kaybedersek düşünme kabiliyetimizi de kaybedeceğimize dair bizi uyarıyor. Yazının başında da belirttiğim üzere kendimizi anlamsızca sosyalleşme çabası içinde bulma riski ile karşı karşıya kalırız. Herkesin yaptıklarını yapma, herkesin düşündüklerini düşünme kayıtsızlığı içinde sürüklenirken tıpkı o subay gibi iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırma kabiliyetimizi kaybedebiliriz. Kendinle kalma hali sadece bireysel bilinç geliştirmek için şart değil sosyal ve politik hayata katılmak için de bir pratiktir. Yine burada bir ekleme yapma ihtiyacı hissediyorum. Kendi başına kalmaktan uzak insanların merhamet, vicdan gibi temel kavramlardan uzak, genel algı nasılsa ona kapılıp gidecek kadar aciz bir halde olduklarından tekrar tekrar bahsettik. Özellikle teknolojinin içine doğmuş ve bu hızlı dünyaya adapte olmuş yeni nesle bu konuda ayrıca dikkat etmek gerekiyor.

‘Başkaları ile arkadaşlık kurmadan önce kendimizle dostluk kurmayı öğrenmek zorundayız.’

Not: Bu yazıda bahsedilen yazıya ulaşmak için tıklayınız. (İngilizce)

One thought on “Tek Başına Ama Yalnız Değil

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.